Yolculuklarımın en sadık yoldaşı, gökyüzünün sonsuzluğunda ya da yolların akışında dudaklarımdan dökülen o bildik yolculuk dualarıydı. Ama bu kez kalbim farklı bir ritimle çarptı; bu defa sadece gidişi değil, varışı da özel bir duayla taçlandırmak istedim.
Uçak bulutların arasından süzülüp alçalmaya başladığında, içimde bir fısıltı yükseldi. Dudaklarım kalbime eşlik etti:
“Rabbi enzilnî münzelen mübâreken ve ente hayrul münzilîn.”
(Mü’minûn Suresi, 29. Ayet)
“Ey Rabbim, beni mübarek bir yere indir, güzel bir yerde konaklat. Sen konaklatanların en hayırlısısın.”
O an uçak alçalırken derin bir tefekküre daldım: Bu dua sadece uçağın yere değmesi için miydi? Hayır. Büyük bir tevekkül ve aşkla inanıyordum ki; Allah insanı sadece bir mekâna değil; nasibine, hayrına ve o şehirde kendisini bekleyen gönüllere indirirdi.
“Kimlerle görüşeceğim?” diye sordum kendi kendime. “Kiminle konuşacak, kimin sofrasına misafir olacağım? Yolum kimlerle kesişecek?” Hepsi bu duanın içinde saklıydı. Bu inancın verdiği huzurla, gökyüzünden yeryüzüne emniyetle süzüldüm. Elhamdülillah, Rabbül Âlemin bir iniş daha nasip etti. Kalmadık o uçakta. Farklı imtihanlarla karşılaşmadan, kötü bir yolculuğun taşıyabileceği tüm ihtimallerden bizi muhafaza ederek selamete çıkardı. Hamd O’na…
Sonra yol bizi otobüsle başka bir kucağa taşıdı. Esra kardeşimin o sıcak karşılamasıyla Müge’nin evine misafir olduk. Miraç gecesinin dinginliği henüz üzerimizdeydi ve günlerden müminlerin bayramı Cumaydı… Bir ev, bir anda nasıl gönül sofrasına dönüşür, orada bir kez daha şahitlik ettik.
Ben biraz gecikmiştim. İçimden, “Keşke yetişebilseydim, birlikte okusaydık” diye geçirirken, kardeşlerimin beni beklerken Kehf Suresi’ni okuduklarını öğrendim. Namazdan sonra, kendi payıma düşen nûru almak için ben de yeniden okudum. O hanenin tavanları o gün iki kez Kehf’in bereketiyle şenlendi. Kur’an’ın nûru o eve iki kez yayıldı. Online ekranlardan aşina olduğum talebelerimle ilk kez yüz yüze karşılaşmak ise… İşte o, tarif edilemez bir nimetti. Ruhlar zaten aşinaydı, kalpler o gün yüz yüze gelerek bir kez daha mühürlendi.
Ama duamın asıl mucizesi, yolun sonunda kendi kapımda beni bekliyordu.
“Rabbi enzilnî münzelen mübâreken…”
Kendi evimde konaklamam meğer ne büyük bir hayırmış. Eylül ayında sessizliğe terk ettiğim evim, beni bir anne şefkatiyle karşıladı. Tertemiz, pırıl pırıl… Kapıyı açtığımda ev bana “hoş geldin” diyordu sanki. Beni evime ulaştıran Esra ve Demet kardeşlerimden, Elmas ablamdan Rabbim razı olsun. Her gelişimde evimi hazırlayan Sabire ablamın bu seferki yükünü öğrencim Ezgi omuzlamıştı. İnsan, sevildiğini evin her köşesinde hissediyordu.
Şimdi iki gecelik bir sessizliğin içindeyim. Cuma ve Cumartesi… Bir uzlet, bir tefekkür, küçük bir inziva. Dışarıdan bakana yalnızlık gibi görünebilir bu halim. Ama içimdeki ses fısıldıyor: “Asla yalnız değilsin.” Rahmet melekleri yanımda, Kirâmen Kâtibîn kalemleriyle şahitlikte… Ve hepsinden öte, Rabbim buyuruyor ki:
“Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf Suresi, 16. Ayet)
Bu yalnızlık bana şunu fısıldadı:
“Dur. Kendini dinle. Kendinle baş başa kal. Bak, ne bir kırgınlık var içinde, ne bir sitem, ne de o eski hüzünler… Sadece şükür.”
Anladım ki; bu iniş, bu konaklama benim için gerçekten mübarekti. Rabbim bundan sonra da ineceğim her yeri, konaklayacağım her mekânı ve karşılaşacağım her insanı mübarek kılsın. Nuh Aleyhisselâm’a gemiden inerken öğretilen bu anahtar, bugün benim de her varışımın fethi olsun.
Rabbim bizi daima mübarek inişlere indirsin.
Âmin.
18 Ocak 2026
Sevgi Yağcıoğlu
