İyi Ki Tepsi Var


Her sofrayı topladığımda, o kargaşanın ortasında aynı cümle dökülüyor içimden: “İyi ki tepsi var…”
​Tezgahın üzerinde birbirinden kopuk, darmadağın duran onlarca parça… Tabaklar, bardakların içinde unutulmuş kaşıklar, ağır sürahiler. Tek tek taşınması neredeyse imkansız, her biri ayrı bir hamle isteyen bir yığın. Ama tepsi giriyor devreye; sessiz bir düzenleyici gibi. Hepsini kucağına alıyor, yükü tek bir merkezde topluyor ve o kaosu anlamlı bir bütün haline getiriyor. Bir anda hafifliyor ellerim, iş kolaylaşıyor.
​Tıpkı evlerimizdeki tepsiler gibi, biz insanlar da birbirimize benzemiyoruz.
​Kimi demirdendir; vakur ve güçlüdür, üzerine ne koysan taşır sanırsın.
Kimi çeliktir; parlaktır, esnemez, zorluklar karşısında kolayca eğilip bükülmez.
Kimi alüminyumdur; telaşlı ve hafiftir, çabuk yorulur, her darbe üzerinde iz bırakır.
Kimi ise sadece seyirliktir, narindir; kapasitesinin üzerinde bir hayatı ona fazla yükledin mi, çat diye kırılıverir ortasından.
​Ve ben her seferinde şunu düşünürüm: “İnsan da biraz tepsi gibidir.”
​Hayat, her sabah önümüze yeni parçalar koyar. Sorumluluklar, bitmek bilmeyen beklentiler, kalbimize bırakılan emanetler… Aile olur bu yükün adı, bazen bitmeyen bir iş, bazen şifasını beklediğimiz bir hasta, bazen de ödenmesi gereken ağır borçlar… Hepsini tek tek ellerimizde taşımaya gücümüz yetmez.
​İşte o zaman “tepsi olmayı” öğrenir insan. Toparlayan, dağılmasın diye yükü sırtlanan, “Ben buradayım,” diyen kişi olur. Özellikle aile içinde bir bakarsınız ki; biri farkında olmadan herkesin tepsisi olmuş. Herkes bir şey bırakır onun üzerine. “Sen halledersin,” derler, “Sen güçlüsün, sen yıkılmazsın.”
​Ama burada gözden kaçan ince bir hakikat vardır: Her tepsinin bir hacmi, her kalbin bir taşıma kapasitesi vardır. Demirden bir gövdeye yüklenenle, incecik bir ahşaba bırakılan yük aynı sonucu vermez. Birini ayakta tutan ağırlık, diğerini paramparça eder. Çünkü mesele hayatın kendisi değil, o hayata ait yüklerin insanın taşıma gücüne göre ayarlanmamasıdır.
​İnsan, kendi yapısını tanımalıdır. Neyin altına girebileceğini, hangi yükün altında ezilip kalacağını fark etmelidir. Çünkü bize her uzatılan “emanet” değildir; bazı yükler sadece başkalarının bıraktığı “fazlalıklar”dır. Ve bazen en büyük bilgelik, o fazlalığı tepsiye kabul etmemekte gizlidir.
​Resûlullah ﷺ “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden mesulsünüz,” buyururken, aslında bize sınırsız bir yük yüklemedi. Mesuliyet, insanın takatiyle ölçülüdür. Çoban, sürüyü sırtında taşımakla değil; ona yol göstermekle, onu kurda kuşa yem etmemekle görevlidir.
​Tepsi olmak; her şeyi üzerine alıp altında ezilmek değil, emaneti düzenle ve selametle taşımaktır.
Tepsi olmak; kendini feda etmek değil, ne kadarını taşıyabileceğini bilerek o yükü menzile ulaştırmaktır.
​İyi ki tepsi var…
Ama daha da güzeli; hangi malzemeden yapıldığımızı, neyi taşıyıp neyi taşıyamayacağımızı bilerek yaşamak.
​Sevgi Yağcıoğlu
14 Şubat 2026

Bir cevap yazın