Ayet (Bakara, 2/220):
“…Sana yetimler hakkında sorarlar. De ki: Onların durumlarını düzeltmek hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyu ıslah ediciden ayırır. Eğer Allah dileseydi sizi zora sokardı. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Bu metin, yetimlerin korunması ve aile kurumunun önemi konusunda İslam’ın ortaya koyduğu hikmetli dengeyi anlamaya yardımcı olur. Okuyana merhamet, sorumluluk ve adalet bilinci kazandırır; özellikle yetimlere karşı hassasiyet geliştirmeyi ve aile yapısının değerini idrak etmeyi sağlar. Bakara Suresi’nin yetimler ve aile hukuku ile ilgili ayetlerini tefsir ederken, Seyyid Kutub’un Fî Zılâli’l-Kur’ân adlı eserindeki bu değerlendirmeler, kalbe dokunan derinliği ve toplumsal hassasiyetiyle dikkat çekmektedir.
Sosyal dayanışma, İslam toplumunun temelini oluşturur. Müslüman cemaat, birlikte yaşadığı güçsüz kimselerin ihtiyaçlarını gözetmekle yükümlüdür. Bu çerçevede, ana-baba desteğinden yoksun olan yetimleri gözetmek ve korumak öncelikli görevlerdendir. Yetimlerin hem kendileri korunmalı hem de malları titizlikle muhafaza edilmelidir.
İslam’dan önceki dönemde yetimlerin vasilerinden bazıları, yetimlerin yiyecekleriyle kendi yiyeceklerini karıştırıyor, onların mallarını kendi mallarıyla birleştirerek ticaret yapıyorlardı. Bu durum zaman zaman yetimlerin zarara uğramalarına ve aldatılmalarına yol açıyordu. Bunun üzerine yetimlerin mallarını haksız şekilde yiyenleri sakındıran ayetler nazil oldu. Bu defa takva sahibi Müslümanlar aşırı bir çekingenliğe kapıldılar. Öyle ki, yetimlerin yiyeceklerini kendi yiyeceklerinden tamamen ayırmaya başladılar.
Bunun sonucu olarak şu tür durumlar ortaya çıktı: Evinde yetim barındıran kimse, ona kendi malından yemek veriyordu; eğer bu yemeğin bir kısmı artarsa, ya yetim sonradan gelip onu yiyebiliyor ya da yemek bozulup israf ediliyordu. Böylesine aşırı bir titizlik, İslam’ın özündeki dengeye uygun değildi. Üstelik bu durum zaman zaman yetimin zarar görmesine de sebep oluyordu.
İşte bu sebeple Kur’an-ı Kerim, meseleye yeniden yönelerek Müslümanları orta yola ve kolaylığa davet etti. Bu ölçüler içerisinde yetimin yararını gözetmeyi, malını onun lehine olacak şekilde kullanmayı emretti. Yetimlere yarar sağlamak, mallarını tamamen ayırmaktan daha hayırlıydı. Eğer yetimin yararına ise, onun malını kendi malına katmanın bir sakıncası yoktu.
İmam Taberî gibi müfessirlerin de vurguladığı üzere; yetimlerin bakımıyla ilgilenen sorumlular, onlara birer kardeş şefkatiyle yaklaşmalıdır. Zira ayette belirtildiği gibi onlar, aradaki yaş farkı veya akrabalık bağı ne olursa olsun, birer din kardeşi olarak kabul edilirler. Buradaki kardeşlik, hiyerarşik bir rütbe değil, bir hukuk sigortasıdır. İslam, yetimi koruyan kişiye “Sen onun efendisi değil, kardeşisin” diyerek; malını yönetirken veya ona muamele ederken sanki kendi öz kardeşine davranıyormuş gibi adil ve şefkatli olmasını emreder. Yani bir amca yetime babalık yapabilir; ancak hak ve hukuk meselesine gelince aralarındaki bağ, birbirinin hakkını titizlikle gözeten iki kardeşin bağı gibidir.
Allah, kimin yıkıcı ve kimin yapıcı olduğunu en iyi bilendir. Bu nedenle asıl önemli olan, işin dış görünüşü değil; onu yapanın niyeti ve ortaya çıkan sonuçtur. Yüce Allah, kullarını zora koşmak, sıkıntıya sokmak istemez. Dileseydi onları ağır yükümlülükler altına sokardı; fakat O, bunu murad etmemiştir. O, mutlak güç sahibidir ve hikmetle hükmedendir. Bu sebeple O, kulları için hayırlı, kolay ve yararlı olanı ister.
Böylece yetimlere yardım meselesi bütünüyle yüce Allah’a bağlanmakta; inanç sisteminin merkezine yerleştirilmektedir. Bu da İslam’ın ortaya koyduğu düzenin temel özelliğidir. Bu sistemin işleyişinin teminatı, yalnızca dış baskılar değil; vicdanların derinliklerinden doğan bir sorumluluk bilincidir.
Aile kurumu, yeni doğan yavruyu koruyup gözeten; onu bedenen, aklen ve ruhen geliştiren tabii bir yuvadır. İnsan yavrusu bu yuvanın koruyucu kanatları altında sevgi, şefkat ve dayanışmayı öğrenir; hayatı boyunca taşıyacağı karakter özelliklerini burada kazanır. Bu yuvanın rehberliği ve ışığıyla hayata açılır, onu anlamlandırır ve onunla sağlıklı bir bağ kurar.
Canlılar arasında en uzun çocukluk dönemini insan yaşar. İnsanın bebeklik ve çocukluk süreci, diğer canlılara göre daha uzundur. Çünkü bu dönem, her canlının kendisinden beklenen görevi yerine getirebilmesi için gerekli hazırlık sürecidir. İnsanın yeryüzündeki görevi daha kapsamlı ve ağır olduğu için, onun çocukluk dönemi de daha uzun tutulmuş; böylece daha güçlü bir eğitim ve gelişim sürecine imkân verilmiştir. Bu sebeple insan yavrusu, ana-babasının gözetimine diğer canlılardan çok daha fazla muhtaçtır. İşte bu yüzden istikrarlı ve huzurlu bir aile düzeni, insan hayatının vazgeçilmez bir parçasıdır.
Bilimsel araştırmalar da göstermektedir ki, aile kurumu dışında hiçbir yapı, ailenin yerini tam anlamıyla dolduramaz. Aksine, özellikle çok sayıda çocuğun bir arada bulunduğu kurumlar, çocuğun gelişimi açısından bazı eksiklikler barındırmaktadır. Tarih boyunca bazı yapay ve zorlayıcı ideolojiler, fıtrata uygun aile düzenini zayıflatarak yerine farklı sistemler kurmaya çalışmışlardır. Bunun yanında bazı toplumlar da savaşlar ve sosyal zorunluluklar sebebiyle bu tür uygulamalara yönelmek durumunda kalmışlardır. Zira büyük savaşlar, sayısız çocuğu anne-babasız bırakmıştır.
Ancak insan fıtratına uygun olan düzen, çocuğun sevgi ve aidiyet duygusunu yaşayabildiği aile ortamıdır. Aile sıcaklığından ve ana şefkatinden uzak büyüyen çocuklar, çoğu zaman ruhsal ve duygusal eksiklikler yaşayabilmektedir. Bu sebeple çocukların, kendilerine ait bir anne-baba varlığını hissetmeleri ve özellikle ilk yıllarında yoğun bir şefkat ortamında bulunmaları son derece önemlidir.
Çocuk gelişimi üzerine yapılan gözlemler de şunu ortaya koymaktadır: Çocuk, özellikle ilk yıllarında kendisine ait bir anne-baba varlığına derin bir ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda psikolojik ve fıtri bir gerekliliktir. Bu gereksinimlerin sağlıklı şekilde karşılanmadığı durumlarda, ilerleyen yaşlarda çeşitli ruhsal dengesizlikler ve uyum problemleri ortaya çıkabilmektedir.
Eğer bir çocuk, bu temel ihtiyaçlardan mahrum kalırsa, bu durum onun hayatında derin izler bırakabilir. Bu sebeple insanın yaratılışına uygun olan ilahi düzeni göz ardı eden yaklaşımların, insan nesli üzerinde ağır bedeller doğurabileceği unutulmamalıdır. Aileyi zayıflatan, çocuğu asli yuvasından uzaklaştıran her anlayış, uzun vadede hem birey hem de toplum açısından ciddi sorunlara yol açmaktadır.
Kaynaklar:
Fî Zılâli’l-Kur’ân (Seyyid Kutub)
Câmiu’l-Beyân (İmam Taberî)
Derleyen:
Sevgi Yağcıoğlu
