Yolculuk vakti gelmişti. Aylarca içimde büyüttüğüm, her secdede duasını ettiğim, geceleri zihnimde defalarca yürüdüğüm o yolculuk… Eğitmenlik kursu için İstanbul’a gidecektim. Derler ya, insan bazen bir şehre değil, bir çağrıya gider. Benimki de öyleydi.
Perşembe sabahı saat 8.30’da evden çıktım. Kalbimde tatlı bir telaş, adımlarımda aceleyle karışık bir sevinç vardı. Royati Merkezi’ne doğru yürürken kendi kendime gülümsediğimi fark ettim. “Yine aynı huzur…” dedim içimden. “Kapıdan girer girmez beni karşılayacak olan o tanıdık sekînet…”.
Merkezin kapısından içeri adımımı attığım an, dünya kapının dışında kaldı. Orası başka bir âlemdi; havası bile farklıydı sanki. Sessiz ama konuşkan, sade ama derin… Kur’an talebesine verilen en büyük hediye buydu belki de: Sekînet, rahmet ve insanın kalbine sessizce yerleşen o tarifsiz mutluluk. İnsan bu duygular için dünyaları harcar da bulamaz; Kur’an yolunda ise bunlar, bir lütuf gibi avuçlarınıza bırakılıverir.
İlk dersimiz Türk öğrencilerimizle Nûrâniye idi. Başladığımız sayıdan istikrarlı devam edemesek de dokuzuncu derse ulaşmıştık Elhamdülillah. Gayret edenler öyle belli oluyordu ki; bir harfin yerini bulan gözler, doğru mahreci yakalayınca yüze yayılan o çocukça sevinç…
“Bir harf…” diye geçirdim içimden. “Sadece bir harf… Ama bir insanın dünyasını değiştirmeye yetecek bir kapı.”
O an, Resûlullah’ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) müjdesi düştü kalbime: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” Başımı hafifçe eğip mırıldandım: “Allah’ım… Bu amelimi yalnızca Senin rızan için yapıyorum. Beni bu yola layık gördüğün için Sana hamd ediyorum. Ne olur, eksiklerimle beraber kabul buyur…”
İkinci dersimde Arap hanımlarla Nûrâniye vardı. Onlarla da onuncu derse ulaşmıştık. Arap olmalarına rağmen mahreçler, aksanlar, o kemikleşmiş alışkanlıklar… Ne kadar farklıydı her biri. Dubai’den, Ürdün’den, Mısır’dan, Suriye’den, Irak’tan gelen bu hanımların dilleri farklıydı ama gönülleri aynı kıbleye bakıyordu.
Bir Türk olarak Arap hanımlara Kur’an dersi vermek… Bunu her düşündüğümde içimde bir şaşkınlık ve derin bir şükür dalgası yükselirdi. “Rabbim…” derdim, “Sen dilediğini dilediğin yerden alıp, dilediğin kuluna hizmet ettiriyorsun. Bu ne büyük bir taksimat!”
Yaşları ne olursa olsun, o sıralara oturan herkesin ruhu tazeleniyordu. İlim, bir iksir gibi insanı gençleştiriyordu. Onlara bakarken her birini kendi evladım gibi sevdiğimi fark ettim; her yanlışlarında sabırla yanlarında durmak, her doğrularında onlarla birlikte sevinmek…
Sonra Nisa Suresi tilavet dersimiz… Ardından öğle namazının huzuru ve icazet öğrencimi dinleyişim. Bugün Kehf Suresi’ne, yani Kur’an’ın tam kalbine, yarısına ulaşmıştı. “Maşallah…” dedim sessizce. “Yarısını aşan, menzile de varır İnşallah.” Gece saat iki… Uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgide, eşimle birlikte yola çıktık. Bu kez yolculuk Abu Dabi’den başlıyordu. Uçağım sabah 7.20’de kalkacak, 11.30’da İstanbul’a iniş yapacaktı.
Havalimanları bana hep tefekkürü hatırlatır. Farklı yüzler, farklı diller, farklı hikâyeler… Aynı çatı altında buluşan binlerce kader çizgisi. Bir yanda yazlık elbiseler, bir yanda kalın montlar. Aynı karede hem yazı hem kışı görmek, Rabbimin sonsuz renklerini ve nizamını ne güzel hatırlatıyor.
Yolculukta en sevdiğim şey ise dua etmekti. Tek tek, isim isim… Gönlümden geçen, dua bekleyen herkese… Çünkü biliyordum ki; “Üç dua vardır ki, kabul olunacağında hiç şüphe yoktur: Mazlumun duası, misafirin (yolcunun) duası ve babanın evladına duası.” Ben de şimdi bir yolcuydum ve gökyüzüne en yakın olduğum anlarda dualarımı biriktiriyordum.
Bugün İstanbul’da öğrencilerimle buluşacağız inşallah. Onları çok özledim. Havalimanından eve uğrayıp eşyalarımı bırakır bırakmaz; yine Kur’an için, yine o güzel sohbetler için bir araya geleceğiz. Çünkü biliyorum ki; bazı buluşmalar randevu ile değil, niyetle gerçekleşir.
Son bir dua daha düştü kalbime: “Allah’ım, bu Nûrâniye eğitmenlik kursumuzu bereketli eyle. Emeği geçen herkesten razı ol. Katılan tüm kardeşlerimi muvaffak kıl.”
Ve uçağın penceresinden dışarı bakarken içimden şunu geçirdim: “Yol uzun olabilir, yollar yorucu olabilir; ama niyet sahihse, varış mutlaka hayırlıdır.”
16 Ocak Cuma 2026
Sevgi Yağcıoğlu
