Akşam namazı vakti yaklaşırken kendimi sahilin huzurlu kucağına bırakıyorum. Günün yorgunluğunu alıp götüren hafif esintiyi içime çekerken, önümde uzanan masmavi denizin kıyısında yürümek ruhuma hep aynı cümleyi fısıldıyor: “Ne büyük bir nimettir bu.”
Yürürken gözüm bir anda dört kişilik o büyük aile bisikletine takılıyor. İlk turda anne ile baba önde gayretle pedal çevirirken çocuklar arkada keyifle yolculuğun tadını çıkarıyor. İkinci turda ise roller değişmiş; bu defa çocuklar öne geçmiş, anne ile baba arkaya kurulmuş. Ne var ki minik bacaklar o koca bisikleti hareket ettirmekte zorlanınca, durumun ciddiyetini fark eden babanın bir anda şehadet getirdiğine şahit oluyorum. Yüzümde istemsizce tatlı bir tebessüm beliriyor.
Biraz ileride, kızının küçücük elini sımsıkı tutmuş, onunla koyu bir sohbete dalmış bir baba görüyorum. Attıkları her adım, şefkatin sessiz ama en güzel hâlini anlatıyor. Yakınındaki trambolinde gökyüzüne doğru neşeyle yükselen çocukların gözlerinde ise hayatın en saf, en katıksız sevincini okuyorum.
Derken, bizi bir akşama daha ulaştıran Rabbimizin lütfu kalbime dokunuyor. Bir yandan adımlarımı sayıyor, bir yandan da akşam zikirlerini dilime ve gönlüme yoldaş ediyorum. Sahilin etrafındaki yürüyüşümü tamamlayıp durduğumda gözlerim masmavi denizin enginliğinde kayboluyor. Bu uçsuz bucaksız manzara bir taraftan içime tarifsiz bir huzur ve sekînet bırakırken, diğer taraftan da insanın acziyetini hatırlatan tatlı bir ürperti uyandırıyor.
Yunus balığı şeklindeki motorlara binip suyun üzerinde ağır ağır ilerleyenleri izlerken kendi kendime, “Acaba bende de böyle bir cesaret var mıdır?” diye soruyorum. Verdiğim cevap ise pek iç açıcı olmuyor. Sonra gözüm sürat motorunun arkasına bağlanmış, dalgaların üzerinde oradan oraya savrulan bota ilişiyor.
“Aman Allah’ım!” diyorum içimden. Nasıl bir hız, nasıl çığlıklar… Adeta bir aksiyon filminin içindeyiz. Bir an, “Ya o ip koparsa?” düşüncesi geçiyor zihnimden. Ardından kendimi teselli etmeye çalışıyorum: “Can yelekleri vardır, hem yüzme de biliyorlardır herhâlde.” Ama yine de insan sormadan edemiyor: İnsanoğlu neden korkuyla iç içe geçmiş eğlenceleri bu kadar seviyor?
Kaldığımız dairenin tam karşısında da bir lunapark var. Her akşam gondoldan yükselen çığlıklar odamıza kadar ulaşıyor. Ara sıra kazalar yaşandığını duysak da bu tehlikeli heyecan, insanları kendine çekmeye devam ediyor. Denizin ortasında o botun dalgalar arasında savruluşunu izledikçe içimdeki o tatlı korku biraz daha büyüyor.
Fakat sahilin bu renkli manzarası her zaman yüzümü güldürmüyor. Trambolinde zıplayan küçücük çocukların, yaşlarına hiç yakışmayan yetişkin şarkıları eşliğinde dans ettiklerini görünce içime ince bir hüzün çöküyor. O masum bedenlerin, o uygunsuz sözlerle ritim tutmasına izin veren büyükleri düşünmeden edemiyorum.
Hayat işte… Bir yanda tebessüm ettiren manzaralar, bir yanda insanı ürperten cesaret gösterileri, bir yanda da gönlü burkan tablolar… Neşesiyle, korkusuyla, huzuruyla ve muhasebesiyle bir akşam daha usulca ömrümüzden geçip gidiyor.
Sevgi Yağcıoğlu
29 Temmuz 2026, Çarşamba
