Bursa gezimizin ilk durağı, şehre mührünü vurmuş o azametli ve nurlu abideydi: Ulu Cami. Öğle namazının bereketini bu kutlu mekânda idrak etmek üzere içeri adım attığımızda, kürsüdeki imam efendinin yüreklere dokunan sohbetine denk gelmek ruhumuza adeta bir ikram oldu.
İmam efendi; ölümün hakikatinden, şu fani hayatın gelip geçiciliğinden ve en önemlisi, insanoğlunun kendi nefsini sürekli haklı çıkarma yanılgısından bahsediyordu. Kur’an ve hadislerden delillerle, büyük âlimlerin nefis terbiyesi üzerine nasıl devasa eserler kaleme aldıklarını anlattı. Herkesin kendi fikrini en doğru sanmasının ne büyük bir gaflet olduğunu; birer Müslüman olarak birbirimize iftiralar ve suçlamalar savurarak kardeşlerimizin onurunu kırmamamız gerektiğini öyle samimi, öyle duru ve nasihatkâr bir dille aktardı ki dinledikçe mest oldum, derin bir tefekküre daldım.
Ben, dinlediğim her nasihatte Rabbimin bana ne söylemek istediğini ararım. “Acaba,” dedim içimden, “şu günlerde bu nasihati işitmem, kendime ve hâlime daha çok dikkat etmem gerektiğinin bir işareti miydi?”
Başımı kaldırıp kubbelere baktığımda, bu mabedin sadece Bursa’nın değil, Osmanlı’nın da en kıymetli emanetlerinden biri olduğunu yeniden düşündüm. Rivayet edilir ki Sultan Yıldırım Bayezid, Niğbolu Zaferi’nin ardından yirmi cami yaptırmayı adamış; daha sonra bunun yerine yirmi kubbeli bu muhteşem mabedi inşa ettirmiş. Asırlardır nice sultanların, âlimlerin ve gönül erlerinin saf tuttuğu bu mekânda insan, zamanın akışını unutuyor.
Cami, iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. “Bugün neden bu kadar yoğun acaba?” diye düşünürken sonradan öğrendim ki muhterem bir zatın vefatı sebebiyleymiş bu kalabalık. Bize de o mübarek zatın cenaze namazına durmak, dualarına ortak olmak nasip oldu elhamdülillah.
O mahşeri kalabalığın içinde bir an gözüm, namaz kılmak için ağır adımlarla içeri giren iki büklüm yaşlı bir nineye takıldı. İçim sıcacık bir duyguyla doldu, gözlerim buğulandı. İnsan çocukları görünce nasıl neşeyle doluyorsa, böyle ak saçlı, pür-i pak yaşlıları görünce de öyle bir huzur buluyor. Onlar da bir zamanlar gençti ve nasip olursa biz de bir gün o yollardan geçeceğiz… “Hayat işte…” dedim sessizce.
Caminin içinde dolaşırken gözüm duvarları süsleyen birbirinden güzel hat levhalarına takıldı. Her biri ayrı bir sanat şaheseri olan bu yazılar, sanki taş duvarlara değil de gönüllere nakşedilmiş gibiydi. En çok dikkatimi çeken emanetlerden biri de Kâbe örtüsünün muhafaza edilen parçası oldu. İnsan ona bakarken, Bursa ile Mekke arasında asırlardır uzanan manevi bağı hissediyor.
Ulu Cami’den sonra, Osmanlı’nın çınarları Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerini ziyaret etmemek olmazdı. Bursa’yı tepeden seyre daldığımızda, şehrin tam ortasına saplanmış birer bıçak gibi duran o devasa gökdelenleri görünce yine içim cız etti. Biz sade birer vatandaş olarak bu görüntünün tarihî dokuya verdiği zararı hemen fark edebilirken, bu binaları tasarlayanlar ve buna izin verenler bunu nasıl görmezden gelebiliyor? Üç beş kuruşluk dünya menfaati uğruna bu görüntüyü yarınlara, evlatlarımıza miras bırakmaya ne hakkımız var? Ecdadın bize bıraktığı şu ulu mirası ziyaret ederken, bizim sonraki nesillere böylesi beton yığınlarını bırakacak olmamız ne acı…
Bugün ne güzel bir tevafuktur ki Bursa’nın fethinin 700. yılı münasebetiyle düzenlenen mehteran gösterisine de denk geldik. O cengâver marşlar bizi alıp asırlar öncesine götürdü. Fakat bir yandan da düşünmeden edemedim: Ne garip değil mi? Şanlı ecdadımızın günlük hayatında gururla taşıdığı o kıyafetleri bugün bir gösteri unsuruna dönüştürmüş, çocuklarımızla fotoğraf çektirdiğimiz kostümler hâline getirmişiz. “Ceddin deden, neslin baban…” diyerek onların kahramanlıklarını sadece marşlar eşliğinde hatırlayıp duygulanmakla yetiniyoruz. Küçüklüğümden beri bu marşlar beni hep coşturur, yüreğimi titretir. Eminim o büyük kalabalık da aynı hislerle dinledi o nağmeleri.
İkindi namazını, Ulu Cami’ye pek de uzak olmayan tarihî Orhan Gazi Camii’nde eda ettik. Namazın ardından Bursa çarşısını dolaşarak bazı ihtiyaçlarımızı giderdik. Dolaşırken gözüme çarpan en belirgin şey ise Bursa insanının o muazzam sakinliği oldu. İstanbul’un insanı tüketen telaşı, koşuşturması ve stresi burada yok gibiydi.
Bu ziyaretimizde Ulu Cami çevresinden pek uzaklaşmadık ama yine de epey yürümüşüz. Otogara gitmek için tramvaya bindiğimizde, tramvayın ilerleyişinin de tıpkı bu şehrin insanları gibi sakin ve ahenkli olduğunu görünce gülümsedik. İçimizden “Acaba otobüsü kaçırır mıyız?” diye geçse de bunun aslında bizim İstanbul alışkanlığımızdan kaynaklandığını fark edip tatlı bir tebessüm paylaştık. Elhamdülillah, vaktinde otogara ulaşıp Armutlu’ya doğru yola çıktık.
Daha önce rehberimiz Özden Abla ile her bir köşesini doyasıya gezdiğimiz Bursa, bu defa bize daha sade ama çok daha derin bir hatıra bıraktı. Bazen bir şehri uzun uzun gezmekten ziyade, bir caminin gölgesinde edilen bir nasihat, bir cenaze namazı, yaşlı bir ninenin ağır adımları ve insanın kendi nefsiyle yaptığı sessiz muhasebe daha kalıcı izler bırakıyor.
Yüreğimizde yeniden kavuşma ümidiyle bu güzel şehre veda ettik.
Sevgi Yağcıoğlu
29 Temmuz 2026
