Ruhun Yeşili, Betonun İsi ve Bir Bursa Hasreti

Sabahın o ilk, tertemiz bereketi sanki bir duanın kanatlarında süzülerek dünün üzerine iniyor. Bizi sağ salim uyandıran, göğsümüze yeni bir günün nefesini üfleyen ve önümüze yepyeni imkânlar seren Rabbimize sonsuz hamdolsun. İçimde, İstanbul’un o telaşlı ritminden sıyrılıp geriye kalmış hafif, dingin ve huzurlu bir sükûnet var. İstanbul’dan getirirken sakladığım bayat ekmekleri bu sabah serçelere ve güvercinlere ikram etme fikri bile ruhumu kıpır kıpır etmeye yetiyor.

Sıcak sabah kahvemizi yudumladıktan sonra Elmas ablamla birlikte sahilin yolunu tuttuk. Adımlarımız deniz kokulu rüzgâra karışırken ben de ufaladığım ekmek kırıntılarını kuşlara savuruyordum. Onların rızıklarına doğru heyecanla kanat çırpışlarını, ekmek tanelerini kapışlarını izlemek içimde tarif edemediğim bereketli bir mutluluk filizlendiriyordu. Gün henüz ağarırken rızkının peşine düşmüş serçeler, güvercinler ve bir köşede bekleşen kediler…

Tam ben kendi kendime bu küçük paylaşımı bir iyilik sayıp huzur bulurken, elinde koca bir poşetle sahile yanaşan bir hanım belirdi. Adeta bu sokak kedilerinin validesi olmuş, onları her sabah kendi elleriyle beslemeye alıştırmıştı. Fakat kedilerin önüne dökülen o özel mamaları ve onların o hantal hâllerini görünce zihnime derin bir kuşku düştü. Fıtratları ne kadar da değişmişti! Avlanmayı unutmuş, sadece önlerine konan hazır mamayı bekleyen, obezleşmiş cansız bedenler… İnsan sormadan edemiyor: Bizler iyilik yaptığımızı sanırken, acaba yaratılışın o nazik dengesini, o duru fıtratı kendi ellerimizle bozuyor olabilir miyiz?

Eve döndüğümüzde içimizdeki o kıpırtı bizi ani bir karara yöneltti: Bursa’ya gidecektik. Armutlu’dan direkt Bursa’ya kalkan o küçük minibüse kurulduk. Yolu sorarsanız; tıpkı Karadeniz’in o dik, kıvrım kıvrım, büklüm büklüm sahil yolları gibi… Virajlı yollara sevdalı olanların ya da bu ritme alışkın olanların mest olacağı türden bir güzergâh. Bir yanımızda gözlerimizin uçsuz bucaksız maviliğinde kaybolduğu deniz ve onun hemen ardında heybetiyle tefekküre davet eden dağlar… Diğer yanımızda ise gözlerimize bayram ettiren yemyeşil ormanlar… Mavi ve yeşilden nasibimizi kana kana alarak ilerliyorduk.

Ancak penceremizden süzülen bu doğal güzelliklerin arasına insan eli değdikçe içime derin bir hüzün çöktü. Avrupa’ya hiç gitmişliğim yoktu belki ama belgesellerde gördüğüm o düzenli, doğayla barışık mimariyle kendi coğrafyamı kıyaslamaktan kendimi alamadım. Armutlu Tatil Köyü’nden tutun da iskeleye ve civar semtlere kadar gözümün iliştiği her yerde aynı manzarayla karşılaştım: Taş ve beton bina yığınları… O uzun, ruhsuz beton kütleleri çevrenin o muazzam dokusunu nasıl da hırpalamış, nasıl da olumsuz bir gölge gibi üzerimize çökmüştü.

Sahi, daha planlı, daha estetik ve doğaya hürmet eden bir yerleşim kuramaz mıydık? En küçük köyümüzde bile neden ille de üç dört katlı beton binalar dikmeye meraklıyız? Bu, bizim mimari hafızamızdaki hangi yaraya işaret ediyor? Üzerinde derin derin düşünmek gerek…

Geçen yıl gidememiştim; sanki doğma büyüme Bursalıymışım gibi buram buram bir Bursa özlemi tüterdi burnumda. Şimdi o özleme doğru yol alırken, günümüzün verimli, bereketli ve dualı geçmesini temenni ediyorum.


Sevgi Yağcıoğlu
28 Temmuz 2026

Bir cevap yazın