Büyük Bir Heyecan, Muazzam Bir Emek: Çamlıca Nuraniye Yolculuğumuz Başlıyor (1. Gün)

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, günlerdir hasretini çektiğimiz Nuraniye yolculuğu için büyük bir heyecanla evimizden çıktık. İçimizde tarifsiz bir sevinç, gönlümüzde ise Rabbimizin lütfedeceği bereketlere dair tatlı bir umut vardı. Fakat daha ilk adımımızı atar atmaz İstanbul bize bambaşka bir manzara sundu.
​Esenyurt’un ara caddelerinden ana yola ulaşabilmemiz yarım saatten fazla sürdü. Her köşe başında birbirine düğümlenmiş araçlar, adeta şehrin nefesini kesmişti. Trafik öylesine yoğundu ki, insanın sabrını sınayan cinstendi. Böyle anlarda kulun en güvenli sığınağı yine Rabbidir. Biz de direksiyondan önce gönlümüzü O’na çevirdik. “Yâ Fettâh, yâ Allah…” diyerek hem yolumuzun açılması hem de başlayacak kursumuzun hayır ve bereket içerisinde geçmesi için dua ettik.
​Yol boyunca ben Bakara Sûresi’ni baştan sona ezberden okudum. Elmas Ablam büyük bir dikkatle beni mushaftan takip etti; arabada bizimle olan yeğenim Semiha Hocamız ve canım kızım Sümeyye de huzur içinde dinlediler. Kur’ân-ı Kerîm’in bereketiyle geçen o yolculuk, bütün yorgunluğumuza rağmen gönüllerimize ayrı bir huzur verdi.
​Elhamdülillah, Bakara Sûresi tamamlanmıştı; fakat İstanbul’un yolları hâlâ bitmek bilmiyordu.
​Normal şartlarda dersimiz saat 10.00’da başlayacaktı. Biz ise hazırlıklarımızı rahatça yapabilmek için saat 09.00 gibi camide olmayı planlamıştık. Kıymetli Gönül Koç Hocam, salonun düzeninden ikramlara kadar her ayrıntıyla yakından ilgileniyor, bir taraftan da telefon ederek nerede kaldığımızı merak ediyordu. Yol durumunu kendisine anlattıktan sonra, Bursa’dan gelerek bizden önce Çamlıca’ya ulaşan Melek Hocamızın derse başlamasını rica ettim.
​Allah’ın inayetiyle biz de saat 10.00 olmadan Büyük Çamlıca Camii’ne ulaştık. Bu da Rabbimizin ayrı bir ikramıydı.
​Sınıfa girip öğrencilerimizle tanışmaya başladığımda ise bütün yol yorgunluğumuz bir anda unutuldu. Her bir öğrencimizin ardında bambaşka bir hayat hikâyesi, bambaşka bir mücadele vardı. Kimileri bu ilim meclisine ulaşabilmek için iki saatlik yolu göze almıştı. Onların gözlerindeki heyecanı görünce, ilim uğruna çekilen hiçbir meşakkatin ağır gelmeyeceğini bir kez daha hissettim.
​İşte gerçek ilim aşkı buydu…
​Allah rızası için, Kelâmullah uğrunda yola düşmek, yorulmak, fedakârlık göstermek tam da buydu.
​O an zihnimde Resûlullah Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu müjdesi yankılandı:
​“Bir kimse ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah Teâlâ ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler, yaptıklarından hoşnut oldukları için ilim talebesine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta denizdeki balıklar bile ilim öğrenen kimse için istiğfar ederler. Bu durum, o kişi evine dönünceye kadar devam eder.” (Tirmizî, İlim, 19; Ebû Dâvûd, İlim, 1)
​Her yeni eğitmen adayı benim için yeni bir umut, yeni bir heyecan ve yeni bir mutluluk demektir. Çünkü her insanın dokunacağı gönüller, öğreteceği harfler ve yetiştireceği nice Kur’an talebeleri vardır. Özellikle böyle genç öğrencilerimizin, fidanlarımızın olması beni ayrıca mutlu ediyor, geleceğe dair ümitlerimi katbekat artırıyor. İşte bu düşünce, her kursun ilk gününü benim için tarifsiz derecede anlamlı kılıyor.
​Kursumuzda misafir dinleyici öğrencilerimiz de vardı. Tanışma faslı ilerledikçe paylaşılan hayat hikâyeleri gönlümüzde derin izler bıraktı. Her bir cümle, ilmin insan hayatında nasıl bir dönüşüm meydana getirdiğinin canlı bir şahidiydi.
​Misafir dinleyicilerimizden Karadenizli bir hanımefendinin anlattıkları ise salondaki herkesi derinden etkiledi. Büyük bir samimiyetle şöyle dedi:
​“Ben Rizeliyim. Karadeniz şivemi bir türlü düzeltemedim. Çevremdekiler bana, ‘Sen bu şiveyle asla Kur’an öğrenemezsin.’ dediler. Ama ben Demet Usalp Hocam sayesinde Kaide-i Nuraniye ile tanıştım. Şimdi Kur’an öğreniyorum. Geçmişteki bütün eksiklerimi, bütün önyargıları geride bıraktım. Kendimi altı yaşında bir çocuk kabul ederek yeniden öğrenmeye başladım.”
​Bu sözleri dinlerken gözlerim doldu. Çünkü insanın önüne konulan engelleri aşmasının en büyük sırrı, samimiyetle yeniden başlayabilmeyi göze alabilmesidir. Yaşın, mesleğin, çevrenin ya da geçmişte söylenen sözlerin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan Allah’ın kelâmına ulaşma azmidir.
​Yine misafir dinleyicilerimiz arasında yer alan bir başka hanımefendi ise yetmiş yaşında emekli bir ilkokul öğretmeniydi. Yüzündeki nur ve gözlerindeki heyecan görülmeye değerdi. Büyük bir kararlılıkla, “Bu ilmi öğreneceğim ve torunlarıma Kur’an öğreteceğim.” dediğinde salondaki herkesin yüzünde tebessüm oluştu. En küçük öğrencimizin ise henüz on sekiz yaşında gencecik bir evladımız olduğunu öğrendiğimde içimdeki sevinç daha da büyüdü. Yetmiş yaşındaki çınarımız ile on sekiz yaşındaki fidanımızın aynı rahmet halkasında diz dize oturduğunu görmek, bu ilmin yaşının olmadığının en güzel kanıtıydı. İnsan, böylesine güzel niyetlerle karşılaşınca geleceğe dair umutları daha da güçleniyor.
​Kursumuza sadece öğrencilerimiz değil, bizleri özlemle ziyaret eden kıymetli hocalarımız da ayrı bir bereket kattı. Gümüşhane’den gelen Emine Hocam ve kızı Fatma Zehra, Ankara’dan gelen hocalarımız ve öğrencilerimiz, hatta Fransa’dan gelen talebemiz…
​Bir an etrafıma baktım. Türkiye’nin farklı şehirlerinden, hatta farklı ülkelerden insanlar aynı gaye etrafında toplanmıştı. Hepimizi bir araya getiren ne makamdı ne menfaat… Bizi buluşturan tek şey Kur’an’a hizmet edebilme arzusuydu. O an gönlümden sadece tek bir cümle yükseldi:
​“Elhamdülillah…”
​Fakat içimde en derin izi bırakan öğrencilerimizden biri bambaşkaydı.
​Kendisi hamileydi ve doğumuna yalnızca iki hafta kalmıştı. Karnı burnunda hâliyle ilim meclisine gelmiş, dersi kaçırmamak için büyük bir gayret gösteriyordu. Ağrıları sebebiyle uzun süre oturamıyor, salonun içinde yavaş yavaş yürüyerek dersi takip ediyordu. Onu her gördüğümde hayranlığım biraz daha arttı.
​Bir annenin, henüz dünyaya gelmemiş evladıyla birlikte ilim yolunda yürüyüşüne şahit olmak gerçekten tarif edilemez bir duyguydu. Belki de o yavru, annesinin karnındayken ilk defa Kur’an harflerinin sesini işitiyor, ilim meclisinin bereketini hissediyordu.
​Rabbim bu güzel niyetini kabul buyursun. Dünyaya gelecek evladını da Kur’an’a hizmet eden salih kullarından eylesin.
​Ders arasının ardından Büyük Çamlıca Camii’nin ihtişamını yeniden temaşa etme fırsatı bulduk. Caminin içerisine her girişimde aynı duyguyu yaşadım. Kendimi adeta Mescid-i Haram’ın ya da Mescid-i Nebevî’nin manevi atmosferini teneffüs ediyormuş gibi hissediyordum.
​İnsanı hayrete düşüren mimarisi, kubbelerden süzülen huzur, geniş avluları ve her köşesine sinmiş maneviyatıyla Büyük Çamlıca Camii, sadece bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda gönülleri dinlendiren büyük bir huzur iklimiydi. Bir yerden başka bir yere geçebilmek için bile uzun uzun yürümek gerekiyordu.
​Öğle arasında caminin avlusunda, eşsiz İstanbul ve Boğaz manzarasına karşı yemeklerimizi yedik. Önümüzde bütün ihtişamıyla uzanan İstanbul, yukarıdan bakıldığında bambaşka görünüyordu. Sabah saatlerinde bizi yoran trafik bile artık gözümüze güzel görünüyordu.
​Yüzümüzde yorgunluk yerine huzur vardı. Çünkü aynı sofrayı paylaşmanın, aynı hedef uğruna bir araya gelmenin verdiği mutluluk her şeye bedeldi.
​İlk günün sonunda ise kaleme aldığım kitabımı alan öğrencilerimle duygu dolu imza anları yaşadık. Her imzanın ardından edilen dualar, söylenen güzel sözler ve gözlerde gördüğüm samimiyet, günün en kıymetli hediyelerinden biri oldu.
​Her kurs, beraberinde farklı güzellikler ve Rabbimizin ince ince tecelli eden ikramlarıyla geliyor. Bu kursumuzda da bunun en güzel örneklerinden birini yaşadık.
​Otuz altı yıllık kadim dostum, canım Özbek Berna arkadaşım, Büyük Çamlıca Camii’ne yalnızca on dakika mesafede bulunan Altunizade’deki evinde kalmamızı teklif etmişti. Kurs boyunca kendisinin evde olmayacağını söyleyerek evinin kapılarını bize sonuna kadar açmıştı.
​Bu zarif davetin ardından evine uğradık. Bizi meşhur ve nefis Özbek pilavıyla ağırladı. Yılların dostluğuna yakışır o sıcak sohbet yorgunluğumuzu unutturdu. Ayrılık vakti geldiğinde evinin anahtarını teslim ederken içimden sadece şunu düşündüm: Rabbim, kulunu hiç ummadığı yerlerden nasıl da ikramlarla kuşatıyor…
​İstanbul gibi trafiğiyle meşhur bir şehirde, kurs süresince camiye bu kadar yakın bir yerde konaklayacak olmamız gerçekten büyük bir kolaylıktı. Bunu sadece bir dost ikramı değil, Rabbimizin bize lütfettiği ince bir rahmet olarak gördüm ve gönülden hamd ettim.
​Günün sonunda Gebze’ye dönüş yolculuğumuz yine İstanbul trafiğinin yoğunluğuna takıldı. Yolculuğumuz bir buçuk saatten fazla sürdü. Bedenlerimiz yorgundu; fakat ruhlarımız tarifsiz bir huzurla dolmuştu.
​Aynı gaye uğrunda emek vermenin, aynı heyecanı paylaşmanın verdiği mutluluk, bütün yorgunluğun önüne geçmişti. Yol boyunca kimi zaman günün hatıralarını konuştuk, kimi zaman tatlı şakalarla güldük, kimi zaman da sessizce Rabbimizin bize ihsan ettiği bu güzel nimetin muhasebesini yaptık.
​Ne gariptir ki, insan Allah yolunda yorulunca beden ağırlaşsa da ruh hafifliyor. Gün boyu yaşadığımız bütün telaşın, trafiğin ve koşuşturmanın ardından içimizde yalnızca huzur kalmıştı.
​Yatsı namazını eda eder etmez, ömrümün en derin ve en huzurlu uykularından birine daldım. Başımı yastığa koyduğumda zihnimden gün boyunca karşılaştığım bütün güzel insanlar tek tek geçti. Her biri ayrı bir hikâye, ayrı bir umut ve ayrı bir dua olarak kalbimde yer etmişti.
​İlk günümüz böylece sona erdi.
​Ardımızda sadece tamamlanmış bir ders değil; gönüllere dokunan tanışmalar, paylaşılan dualar, kurulan dostluklar ve unutulmayacak hatıralar bırakmıştık. Bir kez daha gördüm ki, Kur’an yolunda atılan hiçbir adım karşılıksız kalmıyor. Samimiyetle çıkılan her yolculukta Rabbimiz, kuluna hiç beklemediği güzellikler ihsan ediyor.
​Bizlere bu kutlu yolda kapıları açan, uzaktan ve yakından gelerek bu manevi halkayı tamamlayan; ders yerimizin hazırlanmasında, ikramların ulaştırılmasında ve kursumuzun en güzel şekilde gerçekleşmesi için emeği geçen bütün gönül dostlarımıza yürekten teşekkür ediyorum.
​Kalbiyle, duasıyla ve gayretiyle yanımızda olan herkesten Allah razı olsun.
​Rabbim niyetlerimizi hâlis eylesin, hizmetlerimizi bereketlendirsin, çıktığımız bu kutlu yolda bizleri istikametten ayırmasın. Attığımız her adımı rızasına vesile kılsın; öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz her harfi, amel defterimizde kıyamete kadar sevabı devam edecek sadaka-i cariyelerden eylesin.
​Âmin.
​29 Haziran Pazartesi 2026
​Sevgi Yağcıoğlu

Bir cevap yazın