O akşam Abdurrahman eve girdiğinde, adımlarında her zamankinden farklı bir ağırlık vardı.
Her zamanki gibi selamını verdi ama yüzünde başka bir hâl seziliyordu. Sanki söylemek istediği bir şey vardı da kelimeler bir türlü diline gelmiyordu. Sessizce odanın bir köşesine oturdu. Bir süre konuşmadan, gözlerini halının nakışlarına dikti.
Sonra derin bir nefes aldı ve mahcup bir ses tonuyla anlatmaya başladı:
— Bu akşam sohbetimizde hocamız bize çok özel bir hatırasını anlattı…
Bir an durdu. Sonra hocasının sözlerini zihninde yeniden canlandırırcasına devam etti:
— “Ben de sizin yaşlarınızdayken, ‘Artık evlenmek istiyorum’ dediğimde annem bana, ‘Oğlum, düzenli ve iyi bir maaşın yokken nasıl gidip bir kızın kapısını çalalım?’ demişti.
O an çaresizce Allah’a sığındım. Samimiyetle dua ettim, yalvardım. Çok geçmeden işimde bir terfi nasip oldu, maaşım biraz olsun rahatladı.
Düğün vakti geldiğinde, hediye alacak dostlarıma yük olmamak için bir mağazayla anlaşıp hediye kuponu getirmelerini rica ettim. O kuponlarla evimin eksiklerini tamamladım, bir kısmını da nakde çevirdim.
Düğün masraflarımı babam üstlendi. Halam çamaşır makinemi, teyzem buzdolabımı aldı. Akrabalarım, dostlarım; herkes kendi imkânınca elimden tuttu.
Düğün günü toplanan yardımlar ve hediyelerle neredeyse bir yıllık kiram bile çıkmıştı. Bana sadece günlük mutfak masraflarını karşılamak kalmıştı.
Evlendiğim eşim ise hakkı olan mehri sonraya erteleyerek bana büyük bir kolaylık gösterdi.”
Hocamız, bu hatırasını anlattıktan sonra bizlere dönmüş ve umut dolu bir cümleyle sözlerini tamamlamıştı:
— “Allah’ın izniyle bir gün gelecek, sizler de böyle mübarek yuvalar kuracaksınız.”
Abdurrahman sözlerini bitirdi.
Yavaşça başını kaldırdı.
Gözlerinde mahcubiyetle karışık bir umut vardı. Söylemesine gerek yoktu aslında. Bakışları her şeyi anlatıyordu:
“Anne… Baba… Ben de evlenmek istiyorum. Ben de kendi yuvamı kurmak istiyorum.”
Bir annenin yüreğinde o anda neler olup bittiğini anlatmak kolay değil.
Bir tarafta evladının yuva kurma arzusunu görmekten doğan sevinç, diğer tarafta günümüz evliliklerinin giderek ağırlaşan şartları…
Henüz evlatlarımdan hiçbirini evlendirmemiş bir anne olarak, evlilik çağındaki gençlerimizin ve ailelerinin beklentilerine ister istemez şahit oluyorum.
Elbette bir genç kızın Allah’ın kendisine tanıdığı mehir hakkını istemesinde hiçbir sakınca yoktur. Mehir bir haktır.
Fakat insan ister istemez şu soruyu da kendine soruyor:
Biz evlilikten ne bekliyoruz?
Bir ömür boyu yanımızda yürüyecek salih bir eş mi, yoksa daha evliliğin ilk gününde bütün imkânları eksiksiz tamamlanmış bir hayat mı?
Çünkü bazen haklarımızı ararken, asıl maksadımızı gözden kaçırabiliyoruz.
Oysa evlilik sadece aynı evi paylaşmak değildir.
İki insanın Allah’ın adıyla birbirine emanet olduğu, aynı hayat yolunda birbirini Allah’a yaklaştırmaya çalıştığı bir yolculuktur.
Bu sebeple, eğer asıl arzumuz güzel ahlaklı, iffetli, sadakatli bir hayat arkadaşı bulmak ve Allah’ın rızasını kazanacak salih bir yuva kurmaksa, dünya hayatına dair bazı beklentilerimizden fedakârlık etmeyi de bilmeliyiz.
Çünkü güzel olan her şeyin bir bedeli vardır.
Bazen bu bedel para değil, fedakârlıktır.
Bazen kanaattir.
Bazen “Şimdilik bu kadarı yeter.” diyebilmektir.
Özellikle yuvasını Allah rızası üzerine kurmak isteyen genç kızlarımıza ve gençlerimize şunu hatırlatmak isterim:
Evlilik, sadece dünyalık bir birliktelik değildir. İmanla yaşandığında insanı Allah’a yaklaştıran büyük bir nimettir.
Hayat yolculuğunda insanın yanında salih bir eşin bulunması ise dünyada insana verilebilecek en büyük nimetlerden biridir.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in evliliği zorlaştıran değil, kolaylaştıranlardan razı olduğunu unutmayalım.
Nitekim Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz nikâhın en büyük bereketlisi, külfeti en az olanıdır.”
(Ebû Dâvûd, Nikâh, 31)
Asr-ı Saadet’e baktığımızda, sahabe-i kiramın evliliklerinde dünyalık şaşaanın değil, samimiyetin ve kolaylığın öne çıktığını görürüz.
Kiminin imkânı vardı, bir bahçeyi veya bostanı mehir olarak verdi.
Kiminin imkânı sınırlıydı, elindeki demir yüzüğü mehir olarak sundu.
Hatta verecek hiçbir şeyi olmayan bir sahabeye, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bildiği Kur’ân’dan öğretmesini mehir olarak kabul ettirmiş ve o yuvanın kurulmasına vesile olmuştu.
Çünkü mesele, “Her şeyimiz tam olsun.” değildi.
Mesele, “Allah’ın razı olacağı bir yuva kurabilir miyiz?” idi.
Bugün ise bazen gençlerimiz evlenebilmek için önce evin bütün eşyalarının tamamlanmasını, kusursuz bir düğün yapılmasını, yüksek bir mehir belirlenmesini ve yıllarca birikim yapılmasını bekliyor.
Sonra da evliliklerin neden geciktiğini, gençlerin neden yuva kuramadığını düşünüyoruz.
Oysa bazen gençlerin önüne koyduğumuz beklentiler, evliliğin kapısını kendimiz kapatmamıza sebep oluyor.
Elbette imkân varsa güzel bir düğün yapılır, ev döşenir, hediyeler alınır. Bunların hiçbiri kötü değildir.
Mesele, bunların bir yuvanın kurulması için vazgeçilmez şartlar hâline getirilmemesidir.
Çünkü yuvayı büyüten eşyanın çokluğu değil; içindeki iman, merhamet, sadakat ve muhabbettir.
Belki ev küçük olacaktır.
Belki eşyalar zamanla tamamlanacaktır.
Belki ilk yıllar maddi imkânlar sınırlı olacaktır.
Ama o evde Allah’ın adı anılıyor, namaz kılınıyor, eşler birbirine merhamet ediyor ve hayatın yükü birlikte taşınıyorsa, orası küçücük bir ev değil, kocaman bir huzur yuvasıdır.
Bazen kusursuz bir başlangıç beklerken, hayatın bize sunduğu güzel başlangıçları kaçırıyoruz.
Oysa yuva birlikte kurulur.
Eksikler zamanla tamamlanır, imkânlar zamanla genişler. Fakat geçen yıllar geri gelmez.
Bu yüzden evlatlarımızın önüne yalnızca dünyalık ölçüler koymayalım.
Eş seçerken evin, arabanın, düğünün ve eşyanın yanında; imanı, güzel ahlakı, merhameti, sorumluluğu ve Allah korkusunu da ölçü yapalım.
Çünkü insanın hayatını güzelleştiren, sahip olduğu eşyalar değil; o eşyaların arasında kiminle yaşadığıdır.
Belki de insanın dünyadaki en büyük zenginliği, akşam eve döndüğünde huzur bulduğu bir eşe sahip olmaktır.
Başını yastığa koyduğunda:
“Rabbim, bana böyle bir eş nasip ettiğin için Sana hamdolsun.”
diyebilmektir.
O akşam Abdurrahman’ın yüzüne bakarken, onun sözlerinde sadece bir evladımın evlenme arzusunu değil, belki kurulmayı bekleyen bir yuvanın ilk duasını gördüm.
Henüz ortada bir ev yoktu.
Bir düğün yoktu.
Eşyalar yoktu.
Ama bir niyet vardı.
Bir dua vardı.
Bir umut vardı.
Ve belki de nice güzel yuva, önce böyle bir niyetle başlıyordu.
Ey Rabbim!
Evlatlarımıza ve bütün gençlerimize, imanını artıracak, ahlakını güzelleştirecek, gönlünü huzura erdirecek salih eşler nasip eyle.
Onları birbirlerine dünya hayatında huzur, ahirette yoldaş eyle.
Yuvalarını sevgiyle, merhametle, sadakatle ve Kur’ân’ın nuruyla bereketlendir.
Gençlerimize de biz anne babalara da basiret, feraset ve hikmet ihsan eyle.
Evlatlarımızın önünü zorlaştıran değil, hayra açan anne babalar olmayı nasip et.
Bize hak ile arzuyu, ihtiyaç ile gösterişi birbirinden ayırt edebilecek bir gönül ferahlığı ver.
Ve yuvalarımızı, içinde Senin adının anıldığı, namazın ikamet edildiği, Kur’ân’ın okunduğu, sevginin ve merhametin yaşandığı huzur yurtları eyle.
Çünkü bazen insan dünyada çok şey kazanır, fakat bir ömür boyu huzur bulacağı salih bir eş nasip olmaz.
Bazen ise küçük bir evin içinde, az eşyanın arasında, fakat Allah’ın rızasını gözeten bir eşle yaşar ve dünyanın en büyük servetine sahip olur.
İşte o zaman insan anlar:
Dünyada insana verilebilecek en büyük nimetlerden biri, Rabbine beraber yürüyebileceği salih bir hayat arkadaşına sahip olmaktır.
17 Ağustos 2026
Sevgi Yağcıoğlu
