Teberrüc: Vakarın ve Mahremiyetin Zayi Olması 2

AHZÂB 33
“وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَىٰ”
Ahzâb Suresi’nin 33. ayetinde, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hanımlarına hitaben gelen “وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ” yani “Evlerinizde karar kılın.” emrinin hemen ardından şu ilahî ikaz gelir:
“وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَىٰ”
“İlk Cahiliye dönemindeki gibi açılıp saçılarak teşhirde bulunmayın.”
Bir önceki yazımızda “وَقَرْنَ” kelimesi üzerinde durmuş; evde karar kılmanın yalnızca fizikî olarak evde bulunmak değil, hayatın merkezini ve huzurunu korumak anlamlarını da taşıdığını görmüştük. Ayetin devamındaki “teberrüc” yasağı ise bu ölçünün dış dünyadaki tamamlayıcısıdır.
“وَقَرْنَ”
ile iç dünyada ve ev hayatında vakar;
“وَلَا تَبَرَّجْنَ”
ile dışarıda haya, ölçü ve mahremiyet korunmaktadır.
“تَبَرَّجْنَ”
ne demektir?
“Teberrüc” kelimesi, Arapçada “ب ر ج” kökünden gelir. “Burç” kelimesi de aynı kökten olup belirgin, yüksek ve uzaktan görülebilen şey anlamlarını taşır.
Bu kökten hareketle teberrüc; bir kimsenin kendisini başkalarının dikkatini çekecek şekilde öne çıkarması, özellikle kadının ziynetini ve güzelliğini yabancılara karşı teşhir etmesi anlamlarında kullanılmıştır.
İbn Âşûr, “Cahiliye teberrücü”nü açıklarken bunun yalnızca başın açık olmasıyla sınırlandırılamayacağını; ziynetlerin, boyun ve bedenin dikkat çekici biçimde ortaya konulması ve yürüyüş veya görünüşle insanların dikkatinin çekilmesinin de bu kavram içerisinde değerlendirildiğini belirtir.
Zemahşerî de el-Keşşâf’ta, cahiliye dönemindeki bazı kadınların başörtülerini arkalarına bırakmaları sebebiyle boyunlarının, küpelerinin ve ziynetlerinin görünür hâle gelmesini teberrüc kapsamında zikreder.
İbn Kesîr ise Mücâhid, Katâde ve Mukâtil gibi tâbiîn âlimlerinden teberrücün; kadının evinden çıkarken dikkat çekici ve teşhir edici bir tarzda yürümesi veya başörtüsünü gerektiği şekilde örtmeyerek ziynetlerini açığa çıkarması şeklindeki açıklamaları nakleder.
Buradan anlaşılıyor ki teberrüc yalnızca tek bir kıyafet meselesine indirgenebilecek dar bir kavram değildir. Temelinde dikkat çekme, ziyneti teşhir etme ve mahremiyeti başkalarının bakışlarına sunma vardır.
“İlk Cahiliye” ne demektir?
Ayet,
“وَلاَ تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَىٰ” buyurarak bunu “İlk Cahiliye teberrücü” ile karşılaştırmaktadır.
“Cahiliye” kelimesi yalnızca belirli bir tarih döneminin adı değildir. Aynı zamanda vahyin rehberliğinden uzaklaşan, haya ve ölçünün zayıfladığı bir anlayışı ifade eder.
“İlk Cahiliye” ifadesinin hangi döneme işaret ettiği konusunda ise müfessirlerden farklı rivayetler nakledilmiştir. Taberî, İbn Abbas ve Katâde’den farklı görüşler aktarır. Bu sebeple söz konusu dönemi tek bir tarih olarak kesinleştirmek yerine, müfessirlerin bu konuda farklı açıklamalar yaptığını belirtmek daha ihtiyatlıdır.
Asıl dikkat çekici olan şudur:
Kur’ân, bir dönemin kadınlarındaki teşhir anlayışını zikrederek mümin kadınları bundan sakındırmaktadır. Böylece “Cahiliye” sadece geçmişte kalmış bir toplumun adı olmaktan çıkar; haya ve ölçünün terk edildiği her anlayış için üzerinde düşünülmesi gereken bir kavrama dönüşür.
Teberrüc sadece kıyafet midir?
Hayır.
Kıyafet, ziynet ve bedenin görünürlüğü teberrücün önemli boyutlarındandır; fakat kavramın özünde kendini dikkat çekici biçimde sergilemek vardır.
Bu sebeple meseleye yalnızca “hangi kıyafet giyildi?” sorusuyla yaklaşmak yeterli değildir. İnsan kendisine şu soruyu da sormalıdır:
Ben neden dikkat çekmek istiyorum?
Görünmek mi istiyorum, yoksa ölçülü ve vakarlı olmak mı?
Kur’ân’ın istediği şey insanın kendisini yok sayması değildir. İslam, kadına da erkeğe de bir değer ve şahsiyet kazandırır. Fakat bu şahsiyetin, bedenin ve ziynetin teşhiri üzerinden kurulmasını istemez.
Çünkü insanın değeri, başkalarının bakışlarından aldığı ilgiyle ölçülmez.
Haya, mahremiyet ve özgürlük
Günümüzde mahremiyet bazen özgürlüğün önünde bir engel gibi gösterilebiliyor.
Oysa Kur’ân’ın bakışında insanın her istediğini sergileyebilmesi, gerçek anlamda özgürlük değildir.
Gerçek özgürlük; insanın kendi nefsinin, gösteriş arzusunun ve başkalarının bakışlarının esiri olmamasıdır.
İslam kadını bir seyir nesnesine dönüştürmek yerine onun şahsiyetini, onurunu ve vakarını korumayı hedefler.
Burada Necip Fazıl Kısakürek’in meşhur mısraları, değişen toplumsal algıyı düşündüren çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkar:
“Utanırdı burnunu göstermekten süt ninem, Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem…”
Bu mısralar, geçmiş ile bugün arasındaki değişimi düşündürürken bizi şu soruya götürüyor:
Mahremiyet anlayışımız neden bu kadar değişti?
Eskiden ayıp kabul edilen bazı şeyler bugün neden sıradanlaştı?
Ve daha önemlisi:
Bir şeyin toplumda sıradanlaşması, onu ahlâken doğru hâle getirir mi?
Kur’ân’ın ölçüsü toplumların değişen bakışlarıyla değil, vahyin belirlediği haya ve edep anlayışıyla şekillenir.
Bir önceki ayetle birlikte düşünmek
Dünkü yazımızda “وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ” üzerinde durmuştuk:
“Evlerinizde karar kılın.”
Bugün hemen ardından gelen:
“وَلَا تَبَرَّجْنَ”
“Teberrücde bulunmayın.”
emrini düşünüyoruz.
Bu iki ifade birlikte okunduğunda çok güzel bir bütünlük ortaya çıkıyor:
İçeride huzur ve vakar, dışarıda haya ve ölçü.
Ev, insanın kendisini yeniden inşa ettiği bir merkezdir. Dış dünya ise insanın bu ölçüyü kaybetmeden hayatını sürdürdüğü alandır.
Dolayısıyla Kur’ân’ın istediği, kadının toplumdan tamamen çekilmesi değildir. Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz’in ﷺ hanımlarının ihtiyaçları, ibadetleri ve çeşitli meşru faaliyetleri için dışarı çıktıkları bilinmektedir.
Buradaki ölçü, dışarı çıkmak değil; dışarıda bulunurken vakar ve mahremiyeti korumaktır.
İnsan yürüyebilir, alışveriş yapabilir, seyahat edebilir, akrabasını ziyaret edebilir, ilim öğrenebilir ve hayatın içinde bulunabilir.
Fakat bütün bunları yaparken kendisini bir “teşhir nesnesi” hâline getirmemesi, dikkat çekme arzusunu hayatının merkezine koymaması gerekir.
Teberrücün karşısında vakar
Teberrücün karşısına yalnızca “örtünmek” değil, daha geniş bir kavram olarak vakar konulabilir.
Vakar; insanın kendisini değersizleştirmeden, başkalarının dikkatini çekme ihtiyacı duymadan, ölçülü ve ağırbaşlı biçimde yaşamasıdır.
İşte burada “وَقَرْنَ” ile “وَلَا تَبَرَّجْنَ” arasında anlam bakımından güzel bir bağ kuruluyor:
Evde karar kıl; dışarıda vakarını kaybetme.
Gönlünü dış dünyanın alkışına teslim etme.
Güzelliğini ve değerini başkalarının bakışlarıyla ölçme.
Mahremiyetini koru.
Çünkü her görünür olmak değerli olmak değildir.
Bazen insanın değeri, herkesin görebildiği yerde değil; sadece Allah’ın bildiği hâlde yaptığı güzelliklerde saklıdır.
Kur’ân’ın bu ikazı sadece kıyafetlerimizi değil, görünme arzumuzu, dikkat çekme ihtiyacımızı ve mahremiyet anlayışımızı da sorgulamaya çağırıyor.
Belki de asıl soru şudur:
Ben nasıl görünüyorum?
değil;
Allah’ın huzurunda nasıl bir insan olarak bulunuyorum?
Çünkü gerçek vakar, insanların bakışından önce Allah’ın nazarında güzel olmayı istemektir.
Hazırlayan: Sevgi Yağcıoğlu
10 Ağustos 2026
Kaynakça
Kur’ân-ı Kerîm, Ahzâb Suresi, 33. ayet.
Muhammed Tâhir İbn Âşûr, et-Taḥrîr ve’t-Tenvîr, Ahzâb Suresi, 33. ayet tefsiri.
Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân ‘an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, Ahzâb Suresi, 33. ayet tefsiri.
Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Ahzâb Suresi, 33. ayet tefsiri.
Ebû Muhammed Abdülhak İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muharrerü’l-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz, Ahzâb Suresi, 33. ayet tefsiri.
Cârullah ez-Zemahşerî, el-Keşşâf ‘an Hakâ’iki Gavâmizi’t-Tenzîl, Ahzâb Suresi, 33. ayet tefsiri.
İsmail b. Ömer İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Ahzâb Suresi, 33. ayet tefsiri.
İbn Manzûr, Lisânü’l-‘Arab, “b-r-c” maddesi.

Bir cevap yazın